Tuesday, October 18, 2011

Nasıl Ateist Oldum? - Venceremos

“Şehirleri, sokakları ve evleri kimlerin yaptığını bilmiyor olman şaşırtıcı. Karşıdaki inşaata bakarsan kolayca anlarsın. Hem böylece emeğe gösterdiğimiz saygıya da hak verirsin belki.” dedi.

Ben babadan olma ateistim aslında. Bu nedenle; öyküme kaçınılmaz olarak ondan bahsederek başlamam gerekecek.

Ne kadar özel bir insanmışım meğer. Bunu biliyordum ama yitirince çok daha iyi anladım. Yazdıklarımı okudukça sizlerin de hak vereceğinizi sanıyorum. Böyle bir babanın oğlu olunca; dinle, inançlarla olan serüvenimi bu günlere kadar onsuz getirebilmemin imkânı yok.

Babamı geçtiğimiz Şubat ayında kaybettik. Çok ağır bir travmaydı. Halen üzerimden atabilmiş değilim. Seksen beş yaşındaydı ve “eski tüfek” tanımından ne anlıyorsanız tamı tamına öyle bir adamdı. Hem de son ana kadar. Hiçbir zaman gevşemedi, asla tereddüt etmedi.

Babamın bu özelliklerinden dolayı, ben de bu yaşa gelene kadar iki farklı türde ateist oldum. Birinci dönemde kişiliğim oturana kadar, sadece babamın yaptığı bir şey olduğu için ve doğru olduğundan kuşku duymadığım, bu nedenle benim de benimsediğim bir şeydi ateistlik. Adının ateistlik olduğunu bile bilmeden, sadece allah diye bir şeyin olmadığına, hepsinin insanlar tarafından uydurulmuş saçmalıklar olduğuna inanmak şeklinde yaşanan bir şeydi. Babasının, abisinin ya da örnek aldığı bir büyüğünün tuttuğu takımı tutmak nasıl oluyorsa öyle işte. Nedensellik denen şeyi barındırmayan, sorgulama gereği duymayan ve zaten olması gereken bir şeyi çok doğal bir şekilde yapmak gibi yani.

Konuyla ilgili ilk anılarım çocukça ve komik sayılabilecek şeyler. Namaz kılarken anneannemin sırtına binerdim, önünden geçerek kıblesini keserdim. Hiçbir şey demeden sabırla beni odadan çıkarır, baştan kılardı namazını. Akşam babam olanları öğrenince, anlatılanları onaylamadığında şaşırırdım. Hâlbuki yaptıklarım bence takdir edilesi işlerdi. Benimle gurur duyması, “Aferin” demesini beklerken soğuk karşılanmak beni üzerdi. Karşı olduğum şeylere saldırmanın doğru olmadığını, çok küçük yaşlarda babam sayesinde öğrenmiş oldum böylece.

Okula gitmeye başlayınca birden çok farklı bir yerde olduğumu fark ettim. Bizim evdeki ve tanıdığımız yakın çevremizdeki genel durumun çok aksine bir ortamın içinde buluverdim kendimi. Uyum sağlamam pek kolay olmadı. İnanılmaz bir şekilde herkes Müslüman, herkes milliyetçi ve herkes sağcıydı. Hepsinin bizim sınıfta bir araya gelmesi için, birileri çok uğraşmış olmalıydı. Benim açımdan tartışmaya gerek bile olmayan doğal gerçekler ve doğrular, sadece benim kabul ettiğim ve gönül verdiğim şeylere dönüşüverdiler birdenbire. Yetmişli hassas yıllardı üstelik. Dışarda ortalık devrimci kaynarken, sınıfta ara ki bulasın.

Bu süreci sindirebilmem hiç de kolay olmadı. Sürekli babama “Ama herkes böyle söylüyor, şunu savunuyor, şöyle yapıyor.” gibisinden laflarla, içimde bulunduğum sıkışıklığı dile getirmeye çalışıyordum. Çoğunluğun benimsediği her şeyin doğru olmayabileceğini anlamam da o döneme ait bir kazanımdır benim açımdan. Babamın üstün çabalarının yardımıyla elbette.

Hiç unutamadığım bir anım var o döneme ait:

Sanırım on yaşımdaydım. Babamın çok yakın bir arkadaşıyla konuşuyorduk. Kaptan Amca derdim ona. Laf nerden geldiyse, dinle ilgili konulara girdik. Kaptan Amca da genel kültürü ve birikimi çok geniş olan, laf olsun diye konuşmayı sevmeyen, sözlerinin tamamını eğitim amaçlı olarak sarf eden biriydi. Ben aklım sıra; bir inanca sahip olmadığımı ama var olan bu kurulu düzeni nasıl açıklayabileceğimi bilemediğim için şaşkın olduğumu ifade etmeye çalışırken, “Bu şehirler, bu sokaklar, bu evler nasıl oluyor? Anlayamıyorum.” gibisinden saçma bir cümle sarf ettim. Kaptan Amca’nın gözlerindeki hayal kırıklığının izlerini hala unutmuş değilim. Önce ağzında bir şeyler geveledi, sonra söylemekten vazgeçip sustu. Biraz sonra babam gelince konuştuklarımızı aynen ona aktardı. “Beklemediğim bir durumla karşılaştım, doğru tavrın ne olacağını bilemedim, durumu sana aktarmayı uygun gördüm. der gibiydi.

Babam biraz durdu ve sakince; “Şehirleri, sokakları ve evleri kimlerin yaptığını bilmiyor olman şaşırtıcı. Karşıdaki inşaata bakarsan kolayca anlarsın. Hem böylece emeğe gösterdiğimiz saygıya da hak verirsin belki.” dedi. Kaptan Amca’nın yüzündeki hayal kırıklığı ve çaresizlik ifadesi rahatlamaya dönüşüverdi hızlıca. Gözleri ışıldadı.

Ben baltayı taşa vurmuştum. Yaşam diye tanımladığımız bana o zaman kusursuz gibi görünen ve bir aklın tasarımı olması mantıklıymış gibi gelen sistem karşısındaki kafa karışıklığımı tarif etmeye çalışırken yanlış sözcükler seçtiğim için rezil olmuştum. Ancak babamın bulunduğu her ortamda olduğu gibi aslında gene kazançlıydım. Asıl yaratıcı olan “emek”ti. Emeğin ne derece önemli bir kavram olduğunun kafama kazınması da bu döneme denk gelir. İleride diyalektik materyalizmi anlamama çok yardımcı olacak temel bilgilerdi bunlar.

Yavaş yavaş ikinci döneme geliyoruz. Yani ateistliğin oturmakta olan kişiliğim tarafından sorgulanıp, özümsenip, benimsendiği ve organikleştiği döneme.

Lise birinci sınıfa başladığımızda, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine gelen öğretmenimiz ilk derste sınıfla tanıştıktan sonra, bir sonraki haftada “Tanrı var mıdır, yok mudur?” sorusuna olan yanıtlarımızı hazırlamamızı, hepimizi tek tek dinleyip değerlendirip sonunda da kendi görüşünü açıklayacağını söyledi. Koskocaman bir sorunla baş başaydım. “Var” yönünde konuşmam imkânsızdı, “Yok” tezini savunmam da çok riskliydi ve bunu istemiyordum. Bu iki seçenek dışında başka bir çözüm bulunabilir miydi acaba?

Dogma’nın ne demek olduğunu, bu sihirli sözcük sayesinde aradan nasıl sıyrılabileceğimin taktiklerini de kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi babamdan öğrendim. Yaptığım konuşmanın sonunda öğretmenin “Yani var mı diyorsun, yok mu diyorsun? Anlamadım.” şeklindeki inatla üzerime gelen çabalarını gene aynı taktiklerle ustaca savuşturdum. “Bilimsel olarak kanıtlanmamış şeylere insanların inanmalarının onların kişisel tercihleri olduğunu, vardır/yoktur şeklindeki görüş bildirimlerinin de aynı şekilde birer kişisel tercih olduğu için anlam ifade etmediğini, bu tür sorgulamaları doğru bulmadığımı” ısrarla ve kararlılıkla savundum. Yaklaşık otuz beş yıl önce savunduğum şeylerin aslında agnostik bir tavır olduğunun farkına çok uzun yıllar sonra varabildim. Bilmiyordum ama içinde olduğum sıkışık durumdan kolaylıkla sıyrılmamda çok yardımcı olmuştu agnostik felsefe ve dogmatizmin dayanılmaz kararlılığı.

Dinler insanlara peşinen ölümsüzlüğü vaat ediyordu. Katlanılması olanaksız olan, insanlığın en büyük acısı ve korkusu; ölüm ortadan kalkmış oluyordu yani. Cayır cayır yanarak da olsa hayatın devam ediyor olması, ölerek her şeyin sona ermesinden daha tercih edilir bir durumdu kuşkusuz.

Her şeyin yerli yerine oturması; ölüm-sonsuzluk-yaşamak kavramlarıyla zihinsel olarak derinliğine uğraşmaya başlamamla oldu diye düşünüyorum. Belki tıp eğitimi almış olmamın da ciddi bir desteği olmuştur kim bilir. Evrenin ve canlılığın söylendiği kadar kusursuz olmadığını fark etmek hatta çok ağır kusurlar barındırdığının kafama dank etmesi bu döneme denk gelir. Artık yirmili yaşlarda olduğum için kendi başıma yol kat edebilmeye başlamış ve bunları babamla paylaşmaktan zevk alan bir mertebeye kadar ulaşmıştım. Kendi kanatlarımı kullanabildiğimi fark ederek benimle gurur duyduğunu hissetmek bana da iyi geliyor ve özgüvenimi artırıyordu. Bu güçle daha da fazla yol alabilmek için yeniden hamle yapabiliyordum.

Birçok küçük ayrıntı, anı, paylaşım mutlaka vardır ama son noktayı koyuşumu anlatarak bitirmek istiyorum.  Sanırım 1984 yılıydı. Ölüm-sonsuzluk çelişkisiyle çok uzun süredir kafa yormuştum. Tıp fakültesi son sınıftaydım ve psikiyatri stajı sırasında da bu konular bulunduğum ortamlara bolca malzeme olmuştu. Hemen herkese yaşamının bir anında olduğu gibi; kafamda aniden bir ışık yandı. Konuyu çözmüştüm:

Din olarak bildiğimiz, bizden sorgulamadan itaat etmemiz istenen kavramların tamamı bu yaşamımızda ne yapmamız ve yapmamamız gerektiğini söylüyor hatta emrediyor; emirlere uyarsak sonraki ömrümüz için ödül, uymazsak ceza vereceğini söylüyordu. Aslında önemli olan ödül ya da ceza değildi. Tüm bu söylemlerin içinde gizli olarak bulunan bir müjdeyi fark edenlerin büyük çoğunluğu onun cazibesine kapılmaktan alamıyordu kendini. O müjde; öldükten sonra yaşamın başka bir şekilde devam ettiğiydi. Ödülle ya da cezayla ama ne olursa olsun, ölüm her şeyin sonu değildi. Her şeyin sonu olmadığı gibi, sonsuzluğun başlangıcı demekti ölüm. Dinler insanlara peşinen ölümsüzlüğü vaat ediyordu. Katlanılması olanaksız olan, insanlığın en büyük acısı ve korkusu; ölüm ortadan kalkmış oluyordu yani. Cayır cayır yanarak da olsa hayatın devam ediyor olması, ölerek her şeyin sona ermesinden daha tercih edilir bir durumdu kuşkusuz.

Tahminimce; biraz önce anlattığım aşamaya gelen insanların birçoğu bunları bilinçli ya da bilinçaltı olarak hissettiği anda itaat etmeyi seçiyor. Bense tam aksi yöne bakmayı babamdan öğreneli yıllar olmuştu. Ölümsüzlük rüşvetini almak en kolay işti. Kolay ve sorunsuz olan her şey gibi burada da bir bit yeniği olsa gerekti.

Ulaştığım noktayı kısaca şöyle özetleyebilirim:

Bilim ve tıp sürekli olarak ve baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Roma İmparatorluğu döneminde yaş ortalamasının savaşlar ve salgın hastalıklar nedeniyle yirmi beş civarında olduğu hesaplanmış. Aradan geçen iki binden fazla yılda bu ortalama gelişmiş toplumlarda doksan sınırına dayanmış durumda. Kanserin ve virüslerin mağlup edileceği bir gelişme bu rakamı inanılmaz bir şekilde ikiye-üçe katlayabilir. Bu kadar uzun yaşayan gelişmiş, bilimsel beyinlerin de ölümsüzlüğün sırrını çözebilmeleri için fazlasıyla zamanları olacak demektir. İşte ölümsüzlüğe ulaşıldığı o andan sonra, ölümden sonraki diğer yaşam için vaat edilen şeylerin, ödül ve cezaların kimin için, ne gibi bir anlamı olabilir ki?

Demek ki; dinler insanlığın sonsuzluğa ulaşabilmesinin sembolik, felsefi, zihinsel yollarıdır. Yani, ölüm yoksa din de yoktur.
İşte yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerden ötürü, son püf noktasının farkına vardığım andan itibaren zaten zihnen de emin olduğum bu konu benimle bütünleşmiş oldu. Her ne kadar başlangıçta duygusal olarak ve adını bilmeden, daha sonraları biraz kafası karışık bir şekilde ama kararlı olarak ateist idiysem de, temel çelişkiyi yakaladıktan sonra, bilinçli, sebep-sonuç ilişkisini kurmuş ve hiçbir kuşku kırıntısını bile içimde barındırmayan bir şekilde ateistim artık.

Sen olmasan, senin oğlun olmasam çok zor olurdu, belki de hiç olamazdı baba. “Sağ ol” demek geliyor içimden anlamsızca. Ben yaşadıkça sen de yaşayacaksın. Bu yüzden sen de ölümsüzsün, bunu da senden öğrendim, biliyorsun.

Çok teşekkürler sevgili babacığım.




*  Ateist yarışmamız dolayısıyla bize ulaşan Venceremos'u konuk yazar olarak blogumuzda misafir etmekten büyük mutluluk duyuyoruz, siz de kendi hikayenizi bu yazının altında yorum olarak paylaşmaktan çekinmeyin.



3 comments:

  1. yazınızı gerçekten çok begendim Venceremos, sizin tarifinizle kişiliği ve karakteri tam oturma evresinde olan sizin gibi tıp eğitimi almakta olan bir öğrenciyim, sizle iletişime geçmeyi ve sohbet etmeyi çok isterim.
    teşekkürler

    ReplyDelete
  2. sevgili onur816, iletişim bilgilerini outforbeyond.yarisma@gmail.com adresine gönderebilirsen seni Venceremos ile irtibata geçirmekten büyük mutluluk duyarız.

    ReplyDelete
  3. Cennet Ve cehennemi nereden biliyorsun olmadığını ? ?

    ReplyDelete